|
صحيح
البخاري Sahih-i Buhari |
Edeb |
ANA SAYFA
Kur’an Hadis Sözlük Biyografi
باب: أبغض
الأسماء إلى
الله.
114. ALLAH TEALA'NIN EN ÇOK KIZDIĞI İSİMLER
حدثنا أبو
اليمان:
أخبرنا شعيب:
حدثنا أبو الزناد،
عن الأعرج، عن
أبي هريرة قال:
قال
رسول الله صلى
الله عليه
وسلم: (أخنى
الأسماء يوم
القيامة عند الله
رجل تسمى ملك
الأملاك).
[-6205-] Ebu Hureyre'den, dedi ki: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyurdu: "Kıyamet gününde Allah nezdinde isimlerin en hakir olanı
kendisine Meliku'l-Emlak (krallar kralı, melikler meliki) adını veren
kimsedir."
Tekrar: 6206
حدثنا علي بن
عبد الله:
حدثنا سفيان،
عن أبي الزناد،
عن الأعرج، عن
أبي هريرة -
رواية - قال: (أخنع
اسم عند الله).
وقال سفيان
غير مرة: (أخنع
الأسماء عند
الله رجل تسمى
بملك
الأملاك). قال
سفيان: يقول
غيره: تفسيره
شاهان شاه.
[-6206-] Süfyan'dan, o Ebu'z-Zinad'dan, o el-A'rec'den, o Ebu Hureyre'den
rivayetle: "Allah nezdinde en hakir isim....." demiş; Süfyan ise
birkaç kere: "Allah nezdinde isimlerin en hakiri ... " demiştir.
" kendisine melikler meliki (krallar kralı) adını veren kimsedir."
Süfyan dedi ki: Ebu'z-Zinad'dan başkası da: Bunun (Farsça)
açıklaması: Şahan şah'tır, demektedir.
AÇIKLAMA:
"En hakir" (anlamı verilen bu kelimenin) kökü, çirkin
ve kötü söz söylemek demek olan "el-hana"dan gelmektedir.
el-Müstemli"de bu lafız "ehneu" (şeklinde sondaki ye harfi
yerine ayn harfi ile) şeklindedir ve meşhur olan da budur. Bu ise zillet
anlamına gelen "el-hunu'''den türemiştir.
İyad dedi ki: Hadis, isimler arasında en küçük (değersiz) isim
... demektir.
Ebu Ubeyd de buna yakın bir şekilde açıklamıştır.
"el-Hani'" de zelil demektir. "Hanaa'r-reculu" zelil oldu,
anlamındadır.
İbn Battal dedi ki: İsmin kendisi isimlerin en zelili olduğuna
göre, bu ismi alan kimsenin zilleti daha ileri derecede olur. el-Halil İbn
Ahmed de "ehneu" lafzını en fadr, en günahkar diye açıklamış ve
"el-han'u" de fücur ve günahkarlık demektir, demiştir.
"Bu 'şahan şah' diye açıklanır." Bu hadis, böyle bir
adı almanın haram kılındığına delil gösterilmiştir. Çünkü bu hususta çok şiddetli
bir tehdit varid olmuştur. Bunun benzeri olan "mahlukatın haliki,
hakimlerin hakimi, sultanların sultanı, emirler emiri. .. " gibi benzer
anlamı taşıyan isimler de böyle değerlendirilir. Aynı şekilde er-rahman,
el-kuddus, el-cebbar gibi Cenab-ı Allah'ın özel isimlerinden herhangi birisini
alan kimsenin de bu kapsama girdiği söylenmiştir. Ama "kadilkudat: kadılar
kadısı yahut hakimu'l-hükkam: yargıçlar yargıcı" adını alan kimselerin bu
kapsama girip girmedikleri hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır.
Zemahşerı yüce Allah'ın: "Ahkemu'l-hakimin (hakimlerin en
hakimi)"ı86 buyruğunu hakimlerin en adaletlisi ve en bilgilisi diye
açıklamıştır. Çünkü bir hakimin diğerine üstünlüğü ancak ilim ve adalet iledir.
Devamla şöyle demektedir:
Çağımızın mukallidlerinden bilgisizliğe ve zulme batmış nice
kimse vardır ki kadılar kadısı lakabını almaktadır. Bu da hakimlerin en hakimi
demektir. Bu sebeple ibret al ve ibretle düşün.
Ancak İbnu'l-Müneyyir ona "akdakum aliyyun: aranızda en iyi
hakim, en üstün yargıç Ali'dir" hadisini ileri sürerek itiraz edip şunları
söylemektedir: İşte bundan, çağında yahut bölgesinde ya da şehrinde kadıların
en adaletlisi yahut bilgilisi olan bir hakim hakkında "akdal kudat:
kadıların en kadısı" tabirinin kullanılmasında bir sakınca olmadığı
anlaşılmaktadır.
Şeyh Ebu Muhammed İbn Ebi Cemra dedi ki: Hadisten her hususta
edebe riayet etmenin meşruiyeti anlaşılmaktadır. Çünkü melikler meliki (krallar
kralı) nin kullanılmasının yasaklanarak bu adı almak dolayısıyla tehdidin sözkonusu
edilmesi; bunu kullanmanın mutlak olarak yasak olmasını gerektirmektedir. Böyle
bir adı alan kişi, ister yeryüzünde bulunan meliklerin meliki olduğunu, ister
onların bazılarının üstünde bir me lik olduğunu kastetsin, ister bu hususta
haklı, ister haksız olsun, fark etmez. Böyle bir farkı kastedip bunu söylerken
doğru olan kimse ile bunu kasıtlı olarak kullanmakla birlikte kullanımında
yalancı olan kişi arasındaki fark, açık olmakla birlikte, değişen bir hüküm
yoktur.
باب: كنية
المشرك.
115. MÜŞRİK KİMSENİN KÜNYESİ
وقال مسور:
سمعت النبي
صلى الله عليه
وسلم يقول:
(إلا أن يريد
ابن أبي طالب).
Misver dedi ki: "Nebi Sallallahu aleyhi ve Sellem: Ebu
Talib'in oğlunun istemesi hali müstesna, buyururken dinledim."
حدثنا أبو
اليمان:
أخبرنا شعيب،
عن الزُهري: حدثنا
إسماعيل قال:
حدثني أخي، عن
سليمان، عن محمد
بن أبي عتيق،
عن ابن شهاب،
عن عروة بن الزبير:
أن أسامة بن
زيد رضي الله
عنهما أخبره:
أن
رسول الله صلى
الله عليه
وسلم ركب على
حمار، عليه
قطيفة فدكية،
وأسامة
وراءه، يعود
سعد بن عبادة
في بني حارث
بن الخزرج،
قبل وقعة بدر،
فسارا حتى مرا
بمجلس فيه عبد
الله بن أبي
ابن سلول،
وذلك قبل أن
يسلم عبد الله
بن أبي، فإذا
المجلس أخلاط
من المسلمين
والمشركين
عبدة الأوثان
واليهود، وفي
المسلمين عبد
الله بن
رواحة، فلما
غشيت المجلس
عجاجة الدابة،
خمر ابن أبي
أنفه بردائه
وقال: لا تغبروا
علينا، فسلم
رسول الله صلى
الله عليه
وسلم عليهم ثم
وقف، فنزل
فدعاهم إلى
الله وقرأ عليهم
القرآن، فقال
له عبد الله
بن أبي ابن
سلول:
أيها المرء،
لا أحسن مما
تقول إن كان
حقاً، فلا
تؤذنا به في
مجالسنا، فمن
جاءك فاقصص
عليه. قال عبد
الله بن
رواحة: بلى يا
رسول الله،
فاغشنا في
مجالسنا،
فإنا نحب ذلك،
فاستب
المسلمون
والمشركون
واليهود حتى
كادوا يتثاورون،
فلم يزل رسول
الله صلى الله
عليه وسلم
يخفضهم حتى
سكتوا، ثم ركب
رسول الله صلى
الله عليه
وسلم دابته،
فسار حتى دخل
على سعد بن عبادة،
فقال رسول
الله صلى الله
عليه وسلم: (أي
سعد، ألم تسمع
ما قال أبو
حباب - يريد
عبد الله بن
أبي - قال كذا
وكذا). فقال
سعد بن عبادة:
أي رسول الله،
بأبي أنت، اعف
عنه واصفح،
فوالذي أنزل
عليك الكتاب،
لقد جاء الله
بالحق الذي أنزل
عليك، ولقد
اصطلح أهل هذه
البحرة على أن
يتوجوه
ويعصبوه
بالعصابة،
فلما رد الله
ذلك بالحق
الذي أعطاك
شرق بذلك،
فذلك فعل به
ما رأيت. فعفا
عنه رسول الله
صلى الله عليه
وسلم، وكان
رسول الله صلى
الله عليه
وسلم وأصحابه
يعفون عن
المشركين
وأهل الكتاب
كما أمرهم
الله،
ويصبرون على
الأذى، قال
الله تعالى:
{ولتسمعن من
الذين أوتوا
الكتاب}. الآية.
وقال: {ود كثير
من أهل
الكتاب}. فكان
رسول الله صلى
الله عليه
وسلم يتأول في
العفو عنهم ما
أمره الله به
حتى أذن له
فيهم، فلما
غزا رسول الله
صلى الله عليه
وسلم بدراً،
فقتل الله بها
من قتل من
صناديد
الكفار وسادة
قريش، فقفل رسول
الله صلى الله
عليه وسلم
وأصحابه
منصورين
غانمين، معهم
أسارى من
صناديد الكفار،
وسادة قريش،
قال ابن أبي
ابن سلول ومن
معه من
المشركين
عبدة الأوثان:
هذا أمر قد
توجه، فبايعوا
رسول الله صلى
الله عليه
وسلم على الإسلام،
فأسلموا.
[-6207-] Usame İbn Zeyd r.a.'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu
Aleyhi ve Sellem Bedir vakasından önce Haris İbn el-Hazrec oğulları diyarında
bulunan Sa'd İbn Ubade'ye hasta ziyaretinde bulunmak için üzerinde Fedek
dokuması saçaklı bir kadife eğer bulunan bir eşeğe binerek gitti. Usame'yi de
arkasına bindirmişti.
Bu halde yolda giderken aralarında Abdullah İbn Ubey İbn Selul'ün
de bulunduğu, oturmakta olan bir topluluğun yanından geçti. Abdullah İbn Ubey
henüz Müslüman olmamıştı. Oturanlar arasında Müslümanlar, puta tapıcı müşrikler
ve Yahudiler bir arada karışık durumda idiler. Müslümanlar arasında Abdullah
İbn Revaha da vardı. Bineğin çıkardığı toz, meclisi kaplayınca, İbn Ubey ridası
ile burnunu kapattı ve: Üzerimize toz çıkarmayınız, dedi. Resulullah Sallallahu
aleyhi ve Sellem onlara selam verdikten sonra durdu ve bineğinden inip onları
Allah'a davet etti, onlara Kur'an okudu.
Buna karşılık Abdullah İbn Ubey İbn Selul ona: Eyadam! Eğer bunlar
bir hak ise söylediklerinden daha güzeli yoktur. Ama biz meclislerimizde
otururken yanımıza gelip onu söyleyerek bizi rahatsız etme! Yanına gelen olursa
sen de ona anlat, dedi.
Abdullah İbn Revaha: Hayır, ey Allah'ın Rasulü, biz
meclislerimizde bulunuyorken yanımıza buyur. Biz bunu seviyoruz, dedi.
Nihayet Müslümanlar, müşrikler, Yahudiler karşılıklı ağır sözler
söylediler. Neredeyse kavgaya tutuşacaklardı. Resulullah Sallallahu aleyhi ve
Sellem, onlar susuncaya kadar onları teskin edip durdu. Sonra da Resulullah
Sallallahu Aleyhi ve Sellem bineğine bindi. Yola koyuldu ve nihayet Sa'd İbn
Ubade'nin yanına girdi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Ey Sa'd, Ebu
Hubab'ın -Abdullah İbn Ubey'i kastediyor- söylediklerini duymadın mı? O şunları
şunları söyledi, dedi.
Buna karşılık Sa'd İbn Ubade: Ey Allah'ın Rasulü, babam sana feda
olsun. Onu affet ve bağışla. Sana kitabı indirene yemin ederim ki, bu belde
halkı ona taç giydirmek ve krallara mahsus sarığı ona sarmak üzere antlaşmış
bulunuyorlardı. Allah sana vermiş olduğu hak ile bunu geri çevirince, hevesi de
kursağında kaldı. İşte onun bu hali senin bu gördüklerini yapmaya itti, dedi.
Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem da onu affetti. Resulullah
Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve ashabı müşrikleri de, kitap ehlini de Allah'ın
kendilerine emrettiği şekilde affediyorlar, eziyetlere sabrediyorlardı. Nitekim
yüce Allah: "Muhakkak siz, sizden önce kitap verilenlerden ve şirk
koşanlardan çok ezalar işiteceksiniz."(Al-i İmran, 186) ve: "Kitap
ehlinden bir çoğu ... sizi imanınızdan sonra kafirler olarak geriye döndürmeyi
çok isterler. "(Bakara, 109) buyurmuştur.
Bu sebeple Resulullah s.a.v. onları affetmek hususunda Allah'ın
kendisine vermiş olduğu emre göre hareket ediyordu. Bu tutumu, Allah onlar
hakkında kendisine izin verinceye kadar böyle sürdü. Resulullah Sallallahu
Aleyhi ve Sellem, Bedir gazasını yapıp da Allah o gazada kafirlerin ileri
gelenlerinin ve Kureyş'in elebaşılarının öldürülenlerin öldürülmesini takdir
buyurduktan sonra, Resulullah s.a.v. ve ashabı, zafer kazanmışlar olarak ve
beraberlerinde kafirlerin ileri gelenlerinden, Kureyş'in elebaşılarından
esirleri de ganimet almış olarak geri döndü.
İbn Ebi Selul ve beraberinde bulunan putlara tapan müşrikler:
Artık bu, olgunlaşmaya doğru yönelen bir iştir. Haydi Resulullah Sallallahu
Aleyhi ve Sellem'e İslam'a girmek üzere bey’at ediniz, dediler ve Müslüman
oldular."
حدثنا موسى
بن إسماعيل:
حدثنا أبو
عوانة: حدثنا
عبد الملك، عن
عبد الله بن
الحارث بن
نوفل، عن عباس
بن عبد المطلب
قال:
يا
رسول الله، هل
نفعت أبا طالب
بشيء، فإنه كان
يحوطك ويغضب
لك؟ قال: (نعم،
هو في ضحضاح
من نار، لولا
أنا لكان في
الدرك الأسفل
من النار).
[-6208-] Abbas İbn Abdulmuttalib'den, dedi ki: "Ey Allah'ın Rasulü!
(Amcan) Ebu Talib'e herhangi bir faydan oldu mu? Çünkü o seni koruyor ve senin
için düşmanlarına öfkeleniyordu, diye sordu. Allah Rasulü Sallallahu aleyhi ve
Sellem: Evet, o topuklarına kadar yakın ateşten bir çukur içindedir. Ben
olmasaydım ateşin en alt basamağında olacaktı, buyurdu."
AÇIKLAMA:
"Müşriğe künye verilmesi." Yani (Müslüman bir kimsenin
müşrik bir kimseye) ilk olarak künye vermesi caiz midir? Eğer onun baştan beri
bir künyesi varsa künyesi ile ona hitap etmek yahut ondan o künye ile söz etmek
caiz midir? Başlıkta yer alan hadisler bu son şıkka uygundur. Hüküm itibariyle
ikincisi de bunun kapsamına girer.
Nevevi, el-Ezkar adlı eserinde kafire künye vermenin, ancak sözkonusu
ettiği iki şarta bağlı olarak caiz olacağını tespit ettikten sonra, şunları
söylemektedir:
Hadiste Ebu Talib’in adı çokça geçmektedir. Asıl adı ise Abdi
Menaf’tır. Yüce Allah da: "Ebu Leheb'in iki eli kurusun."(Tebbet 1)
diye buyurmaktadır. Daha sonra Nevevi ikinci hadisi ve hadiste geçen "Ebu
Hubab" künyesini zikrettikten sonra şunları söylemektedir: Böyle bir
künye, şartın bulunması halinde kullanılır. O da o kimsenin ancak künyesi ile
tanınması yahut adının anılmasında bir fitne olacağından korkulması halidir.
Arkasından şunları söylemektedir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hirakl
(Heraklieus)'a mektup yazarak onu adı ile anmış, ne künyesi ile sözkonusu
etmiş, ne de onun lakabı olan Kayser diye anmıştır. Hem bizler onlara karşı
sert olmakla emrolunmuş bulunuyoruz. Dolayısı ile sözlü olarak onlara yumuşak
hitap edip künyelerini kullanmayız, onlara sevgimizi izhar etmeyiz.
Ancak onun bu sözlerine zikrettiği delillerde bir hasr (sadece o
çerçevede kullanılma) bulunmamaktadır. Aksine Abdullah İbn Ubey olayında
ismiyle değil de künyesiyle sözkonusu edilmesi -üstelik ismiyle daha ünlüdür-
fitne korkusundan dolayı değildir. Çünkü ondan bu şekilde huzurunda söz edilen
zat (Said İbn Ubade), İslamla bağlılığı pek güçlü birisi olup Abdullah'ın adı
ile anılması sebebiyle bir fitnenin ortaya çıkacağından korkulmuyor idi. Bu
ancak kalbin -İbn Battal’ın kesin olarak ifade ettiği gibi- ısındırılmasına
yorumlanır.
İbn Battal der ki: Buradan ya Müslüman olmalarının ümit edilmesi
yahut onlardan bir menfaatin sağlanması gibi, kalplerini telif etmek maksadı
ile müşrikleri künyeleri ile anmanın caiz olduğu anlaşılmaktadır.
Ebu Talib'in künyesiyle anılmasına gelince, kuvvetli görülen
görüşe göre bu, birinci türdendir. O da Ebu Talib'in ismiyle değil de, künyesiyle
ün kazanmış olmasıdır. Ebu Leheb'in künyesi ile anılmasına gelince, Nevevi
Şerhinde dördüncü bir ihtimale daha işaret edilmektedir. O da onun puta
tapıcılığa nispet edilmesinden uzak durulması içindir. Çünkü onun asıl adı
(Uzza'nın kulu demek olan) Abdu'l-Uzza idi.