|
Ruh الروح |
İSRA
85: Bir de sana ruhu soruyorlar. De ki: "Ruh,
Rabbimin emrindendir. Size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir."
Buhari / Fethu’l-Bari / 4721 Abdullah'tan rivayet edildiğine
göre, o şöyle demiştir: Ben Hz. Nebi'le bir bahçede idim. O sırada Allah Resulü
Sallallahu Aleyhi ve Sellem hurma dalından yapılmış bir değneğe yaslanıyordu.
Derken Yahudiler geldi ve onlardan biri diğerlerine;
"Ona ruh hakkında soru sorun!" dedi. Bunun üzerine
içlerinden biri: "Bunu ona sormaya ne dersiniz?" diye sordu. Bir
diğeri: "O, size hoşunuza gitmeyecek bir cevap vermez," dedi.
Akabinde birbirlerine; "O'na sorun!" dediler.
Nihayet Hz. Nebi'e ruhu sordular. Allah Resulü Sallallahu Aleyhi
ve Sellem bir müddet sustu. Onlara hiç cevap vermedi. Bu durumdan ona vahiy
geldiğini anladım ve yerimden kalktım. Vahiy geldikten sonra Allah Resulü
Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu ayeti okudu: Sana ruh hakkında soru sorarlar. De
ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.
AÇIKLAMA:
İbnu't-Tin şöyle demiştir: "Bu rivayette geçen ve hakkında
soru sorulan ruh'un ne olduğu konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
a) İnsan ruhu. b) Canlıların ruhu. c) Cebrail. d) İsa. e)
Kur'an. f) Vahiy. g) Kıyamet günü tek başına saf tutacak olan melek. h) Bir
yüzü ve onbir bin kanadı olan melek."
Tefsir alimlerinin, sadece bu ayet [İsra 85) değil, genel olarak
Kur'an'da geçen ruh kelimesinin anlamları hakkında ileri sürdükleri görüşler bu
kadardır. Ruh kelimesinin geçtiği ayetleri ve anlamlarını şu şekilde
sıralayabiliriz:
a)....(Onu "güvenilir ruh" (Cebrail) indirdi,)(Şuara
193) ayetinde Cebrail.' "
b)....(İşte böylece sana da emrimizle ruhuIKur'an'ı vahyettik,)
(Şura 52) ayetinde Kur'an.
c)....(Kullarından dilediğine emriyle vahyi indirir, ) (Mu'min
15) ayetinde vahiy.
d)....(Katından bir ruh ile onları desteklemiştir,)(Mücadele 22)
ayetinde güç .
e)....(Ruh ve melekler saf saf olup durduğu gün,)(Nebe' 38)
ayetinde Cebrail veya başka bir melek.
f) ....(O gece melekler ve ruh iner,) (Kadr 4) ayetinde Cebrail
veya başka bir melek.
"Ruhullah" tabiri Hz. İsa için kullanılır. İbn İshak tefsirinde
sahih bir senetle İbn Abbas'ın şöyle söylediğini nakletmiştir: "Ruh
Allah'tandır. Allah'ın yarattığı bir mahluktur. İnsanlar gibi bir surettir. Bir
melek ancak beraberinde bir ruh olduğu halde iner."
İbn Abbas'ın bu ayette [İsra 85] geçen ruhu tefsir etmediği
sabittir.
Bu konuda Hattabi ise şöyle demiştir: "Ayette geçen ruh
kelimesi ile neyin kastedildiği konusunda bir çok görüş ileri sürülmüştür.
Yahudilerin bu kelime ile neyi sorduğu konusundaki bu görüşleri şu şekilde
sıralayabiliriz:
a)- Cebrail.
b)- Dilleri bulunan melek.
c)- Bedene hayat veren ruh. Çoğunluk bu görüşü benimsemiştir.
d)- Ruhun insan vücuduna karışması ve onda hareket etme
niteliği. Bu ehl-i nazarın görüşüdür.
Ancak bu konu, Allah'ın sadece kendisine tahsis ettiği bilgilerdendir."
Kurtubı de şöyle demiştir: "Tercih edilen görüşe göre Yahudiler, Hz.
Nebi'e insan ruhunu sormuşlardır. Çünkü onlar, Hz. İsa'nın Allah'ın ruhu
olduğunu kabul etmiyorlardı. Cebrail'in de melek, meleklerin de ruh olduğunu
ise zaten biliyorlardı. "
Bu konuda Faruddin er-Razı ise şöyle demiştir: "Tercih
edilen görüşe göre, Yahudiler Hz. Nebi'e yaşam vesilesi olan ruhu sormuşlardır.
Cevap da en güzel şekilde gelmiştir."
Ayet-i kerimede, "Ruh, Rabbimin emrindendir,"
buyurulmuştur. İsmaili bu konuda şöyle demiştir: "Bu ifade, sorulan
sorunun cevabı olabilir. Bu durumda mana şu şekilde ortaya çıkar: Ruh, Allah'ın
işleri arasındadır. Yani bunun bilgisini Allah sadece kendisine ayırmıştır. Hiç
kimse bu konuda soru soramaz." İbn Kayyim ise bu konuda şunları
söylemiştir: "Buradaki emr kelimesi ile talep manası kastedilmemiştir. Bu
hususta ittifak vardır. Burada emredilen şey kastedilmiştir. Nitekim emr
kelimesi, ........halk (yaratma) sözcüğünün ......mahluk (yaratılmış) anlamına
geldiği gibi emredlienn şey anlamında kullanılır. Mesela şu ayette böyle bir
kullanıma sahiptir: ...(Rabbinin emrettiği (azab) gelince)."
İbn Battal da şunları söylemiştir: "Ruhun hakikatini ancak
Allah Teala bilir. Bu ayet de buna delildir. Ruhun kapalı bırakılmasının
hikmeti ise şöyledir: Ruh müphem bırakılmak suretiyle insanlara idrak
edemedikleri konuları bilemeyecekleri ve bu tür konularda bilgiyi Allah'a
havale etmeleri gerektiği öğretilmiştir."
Kurtubi ise bunun hikmetini şu şekilde açıklamıştır: "Ruhun
müphem bırakılması, kişiye aczini gösterir. Eğer bir kimse bir şeyin var
olduğunu kesin olarak bilmekle birlikte, onun hakikatini bilemiyorsa, hakkın
hakikatini hiç bilemez."
İbn Kayyim "Kitabu'r-ruh" adlı eserinde ayette geçen
ve hakkında soru sorulan ruhun, "Ruh ve melekler saf saf olup durduğu
gün" ayetinde geçen ruh ile aynı olduğu görüşüne meyletmiştir. Bu konuda
şunu söylemiştir: "İnsanların taşıdığı ruhtan, Kur'an-ı Kerim'de sadece
........nefs kavramıyla söz edilmiştir." İbn Kayyim aynen böyle söylemiştir.
Ancak onun bu tercihini destekleyecek herhangi bir delili yoktur. Doğrusu bu
konuda tercih e şayan görüş, ilk görüştür.
İbn Mende "Kitabu'r-ruh" adlı eserinde sahabe
döneminden müctehid imamların dönemine kadar fıkhi konulardaki ihtilaflara
vakıf olan Muhammed İbn Nasr Mervezi'nin ruhun mahluk olduğu konusunda icma'
bulunduğunu söylediğini nakletmiştir. Ruhun ezeli' olduğuna dair bir görüş,
aşırı Rafizi'1er ile mutasavvıflardan nakledilmiştir. Ruhun yeniden dirilmeden
önce, alemin yok olmasıyla birlikte yok mu olacağı ya da devam mı edeceği
konusunda ise ihtilaf vardır. Bu konuda doğru olanı en iyi Allah bilir.
Hadisten Çıkan Sonuçlar
1- Rahatsızlık vermeyecekse, yürüyen veya ayakta duran alim
birine soru sorulabilir.
2- Sahabenin Hz. Nebi'e karşı göstermiş olduğu yüce edep ortaya
çıkmıştır.
3- Zann-ı galib ile amel edilir.
4- Nas bekleyen kimse ictihad ile cevap vermek yerine tevakkuf
eder.
5- Bazı meselelerin iç yüzünü bilmeyi Allah Teala sadece
kendisine ayırmıştır.
6- Emr kelimesi taleb anlamının dışında da kullanılır.
İMAM SUYUTİ’NİN KABİR
ALEMİ ADLI ESERİNDE:
RUHLA İLGİLİ BAZI
MESELELER HAKKINDA BİR HATİME
Bu meselelerin çoğunu
îbn-i Kayim'in er-Ruh kitabından özetledim.
BİRİNCİ MESELE:
Buhari ve Müslim, İbn-i
Mes'ud (r.a.)'dan rivayet ettiklerine göre şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.)
ile beraber Medine harabelerinde idik. O, bir hurma dalına dayanıyordu. Bir
yahudi cemaatinin yanından geçti. Birbirlerine dediler ki: Ondan ruh'u sorun. Bir
kısmı da sormayın dediler. Evvelkiler dediler ki: ''Ya Muhammed ruh nedir?''
Peygamber (s.a.v.) asa'sına dayanıp Öyle bir durdu ki ona vahiy geliyor sandım.
Sonra buyurdu ki: ''Senden ruh'u sorarlar sen de ki: Ruh Rabbimin emrindendir,
size (ruh hakkında) ancak az bir ilim verilmiştir.'' [İsra, 85] Bundan dolayı insanlar ruh hakkında iki
fırkaya ayrıldılar.
Birinci fırka ruh
hakkında hiç söz etmez. Çünkü o Allah'ın sırlarından bir sırdır. Onu bilmeyi
hiç kimseye nasip etmemiştir. Bu konuda iyi olan yol da budur.
Cüneyd dedi ki: ''Ruh
öyle bir şeydir ki Allah onu bilmeyi kendine mahsus kılmıştır. Yaratıklarından
hiç kimseye onu bilmeyi nasip etmemiştir. Bunun için ruh'un varlığını kabul
etmekten başka onu araştırmak caiz değildir.''
İbn-i Abbas ve Selefin
çoğu bu görüştedirler. Rivayet ile sabittir ki İbn-i Abbas Ruh'u tefsir
etmiyormuş.
îbn-i Ebi Hatim,
îkrime'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: îbn-i Abbas'dan ruh soruldu.
Dedi ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Siz bu meseleye kavuşamazsınız. Onun için
ayet-i kerimenin üzerine bir şey ilave etmeyiniz. Ancak Allah'ın dediği,
peygamberin bildirdiği gibi deyin: ''Size ancak az bilgi verilmiştir.''
îbn-i Cerir, Mürsel bir
sened ile rivayet ettiğine göre; Yukardaki ayet indiği zaman yahudiler dediler
ki: ''Biz de kendi kitaplarımızda bu meseleye böyle rastlıyoruz.
Ben diyorum ki: Allah'ın
Kur'an'da ve Tevrat'ta kapalı bıraktığı ve yaratıklarından gizlediği bir
meseleyi onun hakikatini araştırmacılar nasıl öğrenebilirler ki?
Ebu'l-Kasım el-Küşeyri
es-Sa'di, ''el-İzah'' kitabında naklettiğine göre: Feylesofların
(felsefecilerin) meşhurları da bu konuda söz etmekten geri durmuşlar ve ''Ruh
duyulmayan, dolayısıyle aklın idrak edemediği bir meseledir, demişler.
Ebu'l-Kasım demiş ki:
Bilgimizin, ruhun hakikatini idrak etmekten aciz kalması kadar sırrında aciz
kalması gibidir.
îbni Battal, demiştir
ki: Bu gizlilikteki hikmet: Allah yaratıklarına, bazı şeylerin mahiyetini
bilmediklerini bildirip onları, ''Yalnız Allah bilir'' sözü dedirtmeye
zorluyor.
Kurtubi de demiş ki bu
îbham'ın hikmeti, Allah'ın insan acizliğini izhar etmesidir. Çünkü insan kendi
nefsinin varlığını kabul ettiği halde mahiyetini bilmediğine göre, Hak
Sübhanehu ve Teala'nın hakikatini hiç idrak edemez. Buna misal olarak yakın bir
şey de, gözün kendisini görememesidir.
İkinci Fırka
Ruh hakkında söz
söylemiş ve onun hakikatini araştırmıştır. İmam Nevevi demiş ki: Bu konuda
denilen en sahih görüş imamu'l-Haremeyn'in sözüdür. O demiş ki: ''Ruh latif bir
cisimdir, su yaş odunun içine yerleştiği gibi o da kesif cisimlerin içine
yerleşir.
İKİNCİ MESELE:
Birinci görüşü savunan
fırka, peygamber efendimizin de ruhu bilip bilmediği konusunda ihtilafa
düşmüşler.
İbn-i Ebİ Hatim,
Tefsir'inde senediyle Abdullah bin Büreyde'den naklettiğine göre şöyle
demiştir: Resulullah (S.A.V.) ruhu öğrenmeden vefat etti.
Bunlardan bir taife de
demiş ki: Hayır Resulullah ruhu biliyordu. Allah ona göstermişti. Fakat
ümmetine bildirmeyi ona emretmemişti. Bu, Peygamber (s.a.v.)'in Kıyametin
vaktini bilip bilmediği meselesine benzer.
ÜÇÜNCÜ MESELE:
Müslümanların çoğu,
ruhun bir cisim olduğu görüşündedirler. Kitab, Sünnet ve sahabelerin icma'ı
bunu gösterir. Çünkü Kur'an ve hadislerde ruh; tutmak, göndermek, çıkartmak, nimet
ve azap vermek, dönmek, girmek, razı olmak, berzah aleminde dolaşmak yemek
içmek, tanımak, bilmek ve benzeri vasıflarla vasıflanmıştır. Bu sıfatlar ise
cisimlerin sıfatlarıdır. Arez ise bu sıfatları kaldıramaz.
Hiç şüphesiz Ruh kendini
ve Halikını bilir. Makulatı (söylenenleri) anlar. Bunlar ise bilgidir. Bilgi de
bir arezdir. Eğer ruh bir arez ise ki ilim onunla ayakta duruyor. O zaman
arez'in arez ile ayakta durması gerekir. Bu ise fasittir.
Üstad Ebu'l-Kasım
el-Kuşeyri dedi ki: Ruhun şeklen latif cisimlerden olması, latif melek ve
şeytanlar gibidir...
DÖRDÜNCÜ MESELE:
Sahih görüş odur ki, Ruh
ve nefis tek bir şeydir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır : ''Ey nefs-i
mutmainne Rabbine dön.'' [Fecir, 27] ''Nefsini boş hevesten alıkoyan...''
[Naziat, 40]
Ayrıca denilir ki:
''Nefsi çıktı'' yani öldü.
Bir kısım ehl-i Sünnet
demişler ki: Kabzedilen ruh başka bir şeydir. İbn-i Ebi Hatim'in ibn-i
Abbas'dan; ''Allah, ölüm anında nefisleri alır. Rüyada ölmeyeni de alır. Ölümle
hükmettiğini tutar, diğerini belli bir zamana kadar bırakır.'' [Zümer, 42]
mealindeki ayet-i kerime hakkında rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: İnsanın
içinde nefis ve ruh vardır. Aralarında güneş şuası gibi bir şey vardır. Allah,
uykuda nefsi alır, ruhu içerde bırakır. O da yaşar ve hayatını sürdürür. Allah
kişinin ölümünü istediği zaman, ruhunu alır. O da ölür. Eğer onun yaşamını
dilediyse nefsi vücuttaki yerine gönderir.
Mukatil. de demiş ki:
İnsanın hayatı, nefsi ve ruhu vardır. Uyuduğu zaman eşyayı taakkul eden nefsi
çıkar gider. Fakat vücuttan ayrılmaz. Şualı bir ip gibi ondan uzanır, kişi o
nefisle rüya görür. Hayat ve ruh Cesedde kalır. Onunla hayatını devam ettirir.
Deprendiği zaman göz kırpması gibi bir zamanda o nefis vücuda döner. Allah onun
ölümünü istediği zaman dışarı çıkan o nefsi yanında tutar.
Yine Mukatil demiş ki:
Nefis, kişi uyuduğu zaman, yükselir. Rüya gördüğünde, dönüp ruha haber verir.
Ruh da kalbe haber verir. O da görünen rüyayı olduğu gibi öğrenir.
Ebu Şeyh, el-Azamet
kitabında ve ibn-i Abdilberr Temhid de, Vehb bin Münebbih'ten rivayet ettiğine
göre şöyle demiştir: însan nefsi, iştiha sahibi olan diğer hayvanların
nefisleri gibidir. O da kötülük ister. Onun yeri karindir. însanın üstünlüğü
ruh iledir. Ruhun da meskeni dimağdır. Onunla insan yaşar. Ruh hayra çağırır.
Onu emreder.
Sonra Vehb eline üfürdü.
Ve dedi ki: Bunu görüyorsunuz, bu soğuktur ve ruhtandır. Sonra bir müddet
nefesini tutup bıraktı. Dedi ki: Bu sıcaktır ve nefistendir. Ruh ve nefsin
misali koca ile karı misali gibidir. Ruh nefsin yanına gidip birleştiklerinde
insan uyur. Uyandığı zaman ruh yerine döner. Çünkü insan uyandığında sanki, bir
şey başına yükseldiğini hissediyor.
Kalb de vücutta bir
melik gibidir. Diğer organlar onun yardımcılarıdır. Nefis kötülüğü emrettiği
zaman iştahlanır, organlar harekete geçer. Ruh onların önüne geçer, onları
hayra çağırır. Eğer kalb mümin ise ruha itaat eder. Eğer kafir ise, nefse itaat
eder. Ruha karşı gelir. Organları kendi emrinde çalıştırır.
îbn-i Sa'd ''Tabakat''ında
Vehb bin Münebbih'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Allah insan oğlunu
toprak ve sudan yarattı. Sonra içine nefsi yerleştirdi. Onunla insan ayakta
durur, oturur, görür, işitir, anlar, korunur. Ve içine ruhu yerleştirdi. Onunla
insan hak ve batılı adalet ve zulmü anlar. Onunla sakınır, örtünür, öğrenir,
işleri idare eder.
İbn-i Abdilberr,
''Temhid''de yazdığına göre; Ebu îshak, Muhammed bin Kasım bin Şaban şöyle
anlatmıştır: Malik'in arkadaşı Abdurrahman bin Kasım bin Halid; ''Nefis, insan
şekli gibi, şekillenmiş bir ceseddir. Ruh akan bir fau gibidir'' demiş ve
''Allah nefisleri ölümleri anında alır'' mealinfleki ayeti delil göstermiştir
ve demiş ki: Görmüyormusunuz Allah uyuyanın nefsini alır. Ruhu yükselip iner.
Çünkü ruhun da nefsi vardır ve yerinde durur. Nefis her tarafta dolaşır.
İnsanın rüyada gördüğü şeyleri görür. Allah ona cesedine dönme izni verince
döner, onun dönüşüyle bütün organlar uyanır.
Demek nefis, ruhtan
başka bir şeydir. Ruh bahçede akan su gibidir. Allah o bahçenin bozulmasını
İrade ettiği zaman onda akan suyu keser. Yeşillikleri de Ölür. Aynen öyle insan
da bir bahçedir...
îbn-i îshak naklettiğine
göre Abdullah bin Ebu Cafer şöyle demiştir: Ölü gasilhaneye konduğu zaman ruhu
cesediyle yürüyen bir meleğin elinde olur. Namazı kılınması için yere
bıraktığında melek durur. Kabrine götürünce melek de onunla beraber yürür.
Kabre konulup toprakla örtününce melek ruhunu ona iade eder ki, diğer melekler
onu sorguya çeksinler. Melekler sorguyu bitirince o diğer melek, bir daha ruhu
alır. Emredildiği yere onu götürür. Bu melek ölüm meleğinin
yardımcılarındandır. (İbn-i Abdilberr'in sözü bitti.)
Şeyh îzzeddin bin
Abdüsselam, şöyle dedi: Her insanda iki ruh var: Biri uyanıklık ruhu ki, Allah
onunla insanı uyanık tutar. O cesedden çıkınca insan uyur, rüyaları gören o
ruhtur...
İkinci ruh; Hayat
ruhudur ki Allah onunla insanı canlı tutar. O ruh insandan ayrılınca insan
ölür. Ona dönünce yine dirilir. Bu iki ruh insanın içindedir, yerlerini ancak
Allah'ın bildirdiği kimseler bilir. Bunlar, bir kadının karnında olan cenin
gibidirler.
Bir kısım mütekellimler
de demişlerdir ki: Zahir olan görüş odur ki, ruh kalbin yakınındadır.
îbn-i Abdilberr de şöyle
demiştir: Ruhun kalb içinde olması bana göre akıldan uzak bir mesele değildir.
Mümkündür ki, bütün ruhlar nurani, latif ve şeffaf olsun. Veya bu nuraniyet ve
şeffafiyet müminlerin ruhlarına mahsus olsun. Kafir ve şeytanların ruhları da
siyah olsun. Canlılık ruhuna delalet eden şu ayettir: ''Söyle, size müekkel
kılınan melek ruhunuzu alır.'' [Secde 11]
Uyanıklık ve canlılık
ruhlarına delalet eden de şu ayettir: ''Allah ölümleri anında nefisleri alır.
Rüyada olup ölmeyeni de alır. Ölümle hükmettiğini tutar. Diğerini belli bir
zamana kadar salıverir.''[Zümer 42]
Manası: Allah, cesedleri
ölmeyen nefisleri rüyada alır. Ölümle hükmettiğini yanında tutar. Onu cesedine
göndermez. Diğer uyanıklık ruhlarını belli bir zamana kadar yani ölüme kadar
cesedlerine gönderir.
Ölüm anında canlılık
ruhları ve uyanıklık ruhları birden alınır. Fakat canlılık ruhları ölmez. Canlı
olarak göğe çıkartılır. Kafirlerin ruhları kovulur ve o gök kapıları onlara
açılmaz. Müminlere ise açılır. Ta Rabbülaleminin huzuruna arz edilir. Ne
kıymetli arzediliş! Ve ne şerefli götürülüş! (Şeyh îzzeddinin sözü bitti.)
Ben diyorum ki: Onun
''Ruh kalb'tedir'' görüşünü Gazali de el-înhisar kitabında kesin olarak
söylemiştir. Ben de bu konuda bir hadis buldum.
îbn-i Asakir,
''Tarih’inde Zühri'den rivayet ettiğine göre; Huzeyme bin Hakim es-Süllemi
en-Nümeyri, Mekke fethi günü Resulullah (s.a.v.)'ın yanına geldi.
Ya Resulullah! Bana gece
karanlığı, gündüz aydınlığı suyun kışın sıcaklığı, yazın soğukluğu, bulutların
Çıktığı yeri, erkek ve kadın sularının karar kıldığı yeri ve ceseddeki nefsin
yerini bildir, dedi...
Ravi hadisi zikretti, ta
şu cümleye geldi..- '''...Amma nefsin yeri ise o kalbtedir. Kalb de kalın bir
damara bağlıdır. O damar da diğer damarları sular. Kalb ölünce o damar
kopar...'' Hadisin sonuna kadar. ..
Bu hadis mürseldir. Taberani'nin
''Mucamül-Evsat''ında ve ibn-i Merdüveyh'in ''Tefsir'' inde Ebu Musa el-Medini
ve ibn-i Şahinin ''Kitabü's-Sahabe''leri'nde çeşitli kanallarla rivayet
edilmiştir. Hafız ibn-i Hacer ''el-İsabe''de demiş ki:, Bu hadiste çok garip
lafızlar vardır. Senedi de cidden zayıftır.
BEŞİNCİ MESELE:
Ehl-i Sünnet Icma'
etmişler ki, Ruh hadistir, sonradan yaratılmıştır: Zındıklardan başka kimse
buna muhalefet etmemiştir. Ruhun sonradan yaratıldığına dair icma vardır
diyenler arasında Muhammed bin Nasr el-Mervizi ve ibn-i Kuteybe vardır.
Bu meselenin delilleri
de ''Ruhlar, düzenli askerlerdir'' hadisdir. Çünkü, düzenlilik sonradan
yaratılmışlığı gerektirir.
İkinci delil de şu gelen
altıncı meseledir:
ALTINCI MESELE:
İki meşhur görüş olarak
ruhlar cesedlerden önce mi veya sonramı yaratılmışlar? diye ihtilaf edilmiştir.
îmam Muhammed bin Nasır
ve ibn~i Hazm birinci görüşü savunmuşlar, bu konuda icma var demişler: İbn-i
Menden'in Amr bin Anbese hadisinden merfuan rivayet ettiği şu hadisi delil
getirmişlerdir.
''Allah, cesedlerden iki
bin sene önce ruhları yaratmıştır. Anlaşanlar birleşir. Anlaşamayanlar
ayrılır.'' Fakat bu hadisin senedi
cidden zayıftır.
İkinci delilleri, ''Adem
zürriyetinin sırtından çıkartılma hadisleridir:
Allah, Adem'i yarattığı
zaman sırtını sıvazladı, kıyamete kadar onun zürriyetinden yaratacağı her ruh,
zerreler gibi onun sırtından düştü.
Hakim, Ebu Hureyre
Hadisinde bunu tahric etmiştir: Yine Hakim, Ubeyy bin Ka'b'ten rivayet ettiğine
göre; ''Hani Rabbin Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini aldığında
''Ben Rabbiniz değilmiyim? diyerek onları şahit tuttu. Onlar da evet
Rabbimizsin dediler [Araf, 172] mealindeki ayet hakkında demiş ki: Allah,
kıyamete kadar doğacakları ruh olarak topladı, sonra onları şekillendirdi, konuşturdu.
Onlardan söz ve misakı aldı... Hadisin sonuna kadar..
Ruhların cesedden sonra
yaratıldığına dair olan deliller ise şunlardır:
''Muhakkak insanın
anılan hiç bir şey olmadığı bir an başından geçti.'' [Dehr, 1] mealindeki
ayettir. Rivayet edilmiş ki: insana ruh üfürülmeden kırk sene beklemiştir:
İbn-i Mes'ud'un hadisidir. Şöyle ki: Birinizin yaradılışı ana karnında kırk gün
toplanır. Sonra kırk gün daha alaka olur. Sonra kırk gün daha mudğa olur. Sonra
melek gelir, ona ruhu üfler.
Buna, ''Ruhun yaradılışı
ile üfrülmesi arasındaki fark vardır'' diye cevap verilmiştir. Demek ruh uzun
bir zamandan beri yaratılmıştır, vücut şekillendikten sonra melek ruhu ona
yerleştirir.
YEDİNCİ MESELE:
Müslüman ve başka
milletler de ruhun vücuddan sonra baki kaldığı görüşündedirler. Feylesoflar ise
buna muhaliftirler.
Bu konudaki delilimiz :
''Her nefis ölümü tadacaktır''[Enbiya 35] mealindeki ayettir. Tadan demek,
tadılan şeyden sonra baki kalan demektir. İkinci delilimiz, bu kitapta geçen
ayetler, hadisler ve vakıalardır.
Bundan başka Kıyamette
''Yeryüzündeki her şey fena bulacaktı [Rahman, 26] mealindeki ayet gereğince
ruhun zahiren yok olup sonra dirilecek veya ''Allah'ın istedikleri
müstesnadır'' istisnası gereğince ruh hiç fena bulmayacak diye iki görüş
vardır.
İmam Sübki, ''ed-Dürr
en-Nazîm'' Tefsirinde bu iki görüşü anlatıp, birinci görüş daha yakındır demiş.
Cennet hurileri bahsinde denildiği gibi ruhlar kıyametteki fenadan
müstesnadırlar.
İbn-i Kayyim'in
kitabında denilmiş ki: Ruhun bedenle beraber ölüp ölmediği hakkında iki görüş
olarak ihtilaf edilmiştir. Doğrusu odur ki; eğer ruhun ölümü tatmasından kasıt
onun cesedinden çıkması ise; evet o bu manada ölümü tadıyor. Eğer onun ölümü
tatmasından kasıt, onun i'dam edilmesi ise; hayır ruhun yaratıldıktan sonra
baki kaldığı icma ile sabittir. O fena görmez. Ya azap görür veya nimet...
îbn-i Asakir ''Dimeşk
Tarih’inde senediyle, Maliki İmamlarından biri olan Muhammed bin Vazzah'tan
rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Sahnun bin Said'den hadis dinledim.
Ruhların cesedlerle beraber öldüğünü söyleyen bir adamdan söz edildi. Sahnun dedi ki: Maazallah! Bu
sapıkların ve ehl-i bid'anın görüşüdür,
SEKİZİNCİ MESELE:
Peygamber Efendimiz
(s.a.v.)'in ''Ruhlar düzenli askerlerdir tanışanlar birleşir, tanışmayanlar
ayrılırlar'' hadis-i şerifinin manasında ihtilaf edilmiştir.
Denilmiş ki: Bu,
ruhların hayırda şerde salahda fesadta birbirine benzemesine, iyi insanın
nefs-i emmaresinden şikayet ettiğini, iyiliğe yöneldiğine kötü insanın da
kötülüğe meylettiğine işarettir. Demek ruhların tanışması içinde yaratıldıkları
tabiatlarına göredir. Yaradılışları birbirine uyanlar tanışırlar, yaradılışları
deyişince tanışmazlar.
İkinci olarak denilmiş
ki: Hadisten kasıt, ilk yaradılıştan haber vermektir ki şöyle rivayet
edilmiştir. Ruhlar cesedlerden iki bin sene önce yaratıldılar. Görüşüp
birbirini kokluyorlardı. Cesedlere girdiklerinde birbirini tanıdılar. Bu
takdirde tanışmaları ve tanışmamaları evvelki bölümlerde geçtiği üzeredir.
Bazıları demişler ki: Ruhlar,
ruh olmada ittifak ederlerse de değişik şeylerle birbirinden ayrılırlar. Ruhlar
o sıfatlarla çeşitlenirler. Şahıslar olarak şekillenirler. Her nevi kendi
neviyle birleşir. Diğer nevilerden nefret eder.
îbn-i Asakir'in
''Tarih’inde senediyle, Herim bin Hayyan'dan rivayet edildiğine göre şöyle
demiştir: Üveys el-Karanî'ye gittim. Selam verdim. Daha önce onu görmemiştim; o
da beni görmemişti. Bana ''Ve aleykesselam Ya Herim bin Hayyan!'' dedi. Ben:
Nerden benim ve babamın ismini bildin. Halbuki ne ben ne sen daha önce
birbirimizi görmedik, dedim. O ise şöyle dedi: Ruhum, senin ruhunu tanıdı ki,
nefsim senin nefsinle konuştu. Cesedlerin nefisleri olduğu gibi ruhların da
nefisleri vardır. Müminler birbirini tanırlar ve Allah'ın verdiği rahat ve
huzur içinde sevişirler... Her ne kadar birbirini görmemişlerse de...
Tusi ''Uyun el-Ahbar''da
Aişe (r.anha)'dan rivayet ettiğine göre; Bir kadın Mekke'de Kureyş kadınlarının
yanına girip onları güldürürdü. Medine'ye hicret ettiğinde yanıma geldi. Ben:
Kime misafir oldun, dedim. O: Medine'nin güldürücüsü falan kadının misafiri
idim, dedi. O arada Resulullah (s.a.v.) içeri girdi. Falan güldürücü sizde mi?
dedi. Ben: Evet, dedim. O (s.a.v.): Kimin misafiri idi, dedi. Medine
güldürücüsünün misafiri olmuş, dedim. Buyurdu ki: Hamd olsun Allah'a! Ruhlar,
düzenli askerlerdir Tanışanlar birleşir, tanışmayanlar ayrılırlar.
DOKUZUNCU MESELE:
İbn-i Kayyim, demiş ki:
''Eğer denilse ki: Ruhlar cesedlerden ayrıldıktan sonra hangi vasif ile
ayrılırlar ki birbirlerini tanısınlar. Acaba ruhlar bir şekille şekilleniyorlar
mı? ''
El-cevap Ehl-i Sünnete
göre (Allah sayılarını arttırsın) ruhun kendine has bir vücudu vardır,
yükselir, iner, ayrılır, bitişir, gider, gelir, durur, hareket eder. Bunun,
yüzden fazla mukarrer delilleri vardır. Bunlardan biri: ''Nefis ve nefsi
düzeltene and olsun [Şems, 7] mealindeki ayettir. Nasıl ki insana hitaben Allah
buyuruyor ki: ''O Allah ki seni yarattı. Düzeltti ve dengeledi.'' [İnfitar, 7]
Demek vücut ruh için bir kalıptır. Ve bedenin düzeltilmesi ruhun düzeltilmesine
tabidir.
Demiş ki: Bundan
anlaşılıyor ki, ruh bedenden bir şekil alır, o şekille diğer ruhlardan ayrılır.
Çünkü beden ruhtan etkilendiği ve ayrıldığı gibi ruh ta ondan etkilenir ve
ayrılır. Beden, hoş ve pis şekilleri ruhtan alır. Ki, ruh ta aynı şekilde
vücudun durumlarından etkilenir.
Demiş ki: Üstelik,
ruhların vücut ve bedenden ayrıldıktan sonra belirmeleri ve birbirine
benzememeleri, bedenlerin birbirine benzememelerinden daha açıktır. Çünkü
bedenler çok zaman birbirine benzerler. Ruhlar ise çok az birbirine benzer.
Bunu ispat eden bir
delil şudur : Biz peygamberlerin ve îmamların bedenlerini görmedik. Fakat açık
bir şekilde bilgimiz de belirleniyorlar. Ve bu belirlenme mücerret bedenlerinin
evsafından değildir. O, belirme onlar hakkında bildiğimiz ruhani vasıflardır.
Sen görüyorsun: İki
kardeş son derece birbirine benzedikleri halde ruhları arasında son derece
ayrılık var.
Çirkin bir beden ve
iğrenç bir şekil görüp de onda o şekle uygun bir ruh bulmamak çok ender oluyor.
Yine vücudunda bir afet görüp de ruhunda ona uygun bir afet görmemek çok
enderdir. Bunun için feraset sahipleri insan hallerini bedenlerinin
şekillerinden öğrenirler.
Güzel bir şekil cemalli
bir suret mütenasip bir beden görüp te onda, ona uygun bir ruh bulamamak çok
enderdir.
Melekler taşıdıkları
bedenleri olmadığı halde birbirinden ayırt edilirler. Cinler de öyle... İnsan
ruhlarının ayırt edilmesi tarik-i evla ile olur... İbn-i Kayyim'in sözü bitti...)
Dürr-el-Fahire adlı
kitapta Gazali sözü arasında şü ibare vardır: ''Müminin ruhu arı suretindedir.
Kafirin ruhu ise çekirge suretindedir.''
Fakat bu söze hiç bir
asıl bilinmemektedir. Yalnız Sur'a üfürülme hadisinde şöyle varit olmuştur.
Denilmiş ki: İsrafil ruhları çağırır. Bütün ruhlar ona gelir. Müslüman ruhları
nur salar, diğerleri ise karanlıklıdır. İsrafil hepsini toplar, onları sur
içine yerleştirir. Sonra ona üfürür. Allah (Celle Celalühu) buyurur ki:
''İzzetime yemin ederim! Her ruh cesedine dönecektir. Ruhlar Sur'dan arılar
gibi çıkarlar. Yer ve gök arasını doldururlar. Her ruh cesedine döner. Zehir
damarlara sirayet ettiği gibi onlar da bedenlere girerler.''
Fakat bu hadiste geçen
''arılar gibi çıkarlar'' sözü ruhların şekil ve hayatta arılar gibi olduğunu
göstermez. Burdaki benzetme yönü arıların kovanından çıktığı gibi ruhların da
sur'dan çıkacaklarıdır.
Nitekim ayet-i kerime
de: ''Kabirlerden çıkarlar... Sanki dağılan çekirgelerdir'' [Kamer, 7]
denilmiştir.
Cüveybirin ''Tefsirinde,
bu hadis şu ilave ile nakledilmiştir: ...Bunun üzerine müminlerin ruhları
Cabiyeden gelir. Kafirlerin ruhları ise Bürhüt vadisinden gelirler. Ruhlar,
birinizin devesini bulduğundan daha kolay cesedini bulur. Ruhlar o gün siyah ve
beyazdırlar. Müminlerin ruhları beyaz, kafirlerin ruhları ise siyahtır.
ONUNCU MESELE:
İbn-i Mende, ibn-i Abbas
(r.a.)'dan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: İnsanlar arasında davalar
bitmez. Hatta ruh ve cesed davalaşırlar. Ruh cesede der ki; ''Sen yaptın!''
Cesed de ruha der ki: ''Hayır sen emrettin ve Sen plan kurdun.'' Allah onların
arasında hükmetmek üzere bir melek gönderir. Onlara der ki: Sizin misaliniz şu
iki adama benzer: Biri kör, diğeri kötürüm iki adam vardı. Bir bahçeye
gittiler. Kötürüm dedi ki, meyveler görüyorum, fakat elim ulaşmıyor Kör dedi
ki: Bana bin. Kötürüm ona bindi, meyveleri aldılar.
İşte ey ruh ve beden!
Bunların hangisi sorumlu diye melek sorar.
İkisi de sorumludur,
derler. Melek: İşte aleyhimize hükmettiniz, der. Demek, vücut ruhun bineğidir.
Darekutni İfrat''da Enes
(r.a.)'ın hadisinden merfuan yukardaki hadisin bir benzerini nakletmiştir: Onun
ibaresi şöyledir: Kıyamet gününde ruh ve cesed birbirinden davacı olurlar.
Cesed der ki: Ben yere atılmış bir dal gibi idim; ruh olmasaydı ne elimi ne ayaklarımı
hareket ettirmezdim... Ruh da der ki: Ben yalnız latif bir şey idim. Cesed
olmasaydı hiç bir şey yapamazdım. Sonra onlara kör ve kötürümün misali
getirilir.
Selman (r.a.)'dan
mevkufen rivayet edilen şu rivayet buna delil olur. Abdullah bin İmam Ahmed
Zevaidüzzühd''de onu rivayet etmiştir, ibaresi ise şöyledir: Kalp ve cesedin
misali, kör ve kötürümün misali gibidir. Kötürüm köre dedi ki: Ben meyve
görüyorum, fakat ulaşamıyorum. Beni yüklen o da yüklendi, aldı, yedi ve köre de
yedirdi.
Bu rivayet gösteriyor
ki, ruhun yeri kalptir. Doğruyu ancak Allah bilir. Herşeyin mercii O'dur.
KURTUBİ TEFSİRİNDE:
İsra 85. Bir de sana
ruhu soruyorlar. De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir. Size bilgiden ancak
pek az bir şey verilmiştir."
[Tefsiri:]
Buhari, Müslim ve
Tirmizi, Abdullah (b. Mes'ud) dan şöyle dediğini naklederler: Ben, Peygamber
(s.a.v.) ile birlikte bir tarlada bulunduğum bir sırada, Hz. Peygamber hurma
ağacından bir sopaya dayanıyor iken, yahudiler (den) bir grup geçti. Biri
diğerine: Buna, ruha dair soru sorun, dedi. (Birileri): Sizi böyle bir soru
sormaya iten ne ki dedi. Bir başkaları da: Size hoşunuza gitmeyecek bir
karşılık vermesin, dedi. Yine, ona sorun dediler. Ona, ruha dair soru sordular.
Peygamber (s.a.v.) durdu ve onlara hiç bir cevap vermedi. Ona vahiy gelmekte
olduğunu anladım, o bakımdan olduğum yerde kaldım. Vahiy nazil olduktan sonra
şöyle dedi: "Bir de sana ruhu soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin
emrindendir, size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir." Buhari'nin
lafzı bu şekildedir. Müslim'de ise: Peygamber (s.a.v.) sustu, ifadesi
geçmektedir. Yine orada; ("size ... verilmiştir" yerine):
"Onlara ... verilmiştir" denilmektedir.
İlim adamları, hakkında
soru sorulan ruhun, hangi ruh olduğu konusunda farklı görüşlere sahiptirler. O,
Cebraildir denilmiştir. Bu görüş, Katade'ye aittir. Katade dedi ki: İbn Abbas
bunu saklıyordu. Hz. İsa'dır da denilmiştir, Kur'an-ı Kerim olduğu da
söylenmiştir -İleride eş-Şura Suresi'nin sonunda açıklanacağı üzere- Ali b. Ebi
Talib de şöyle demiştir: Bu meleklerden yetmiş bin yüzü bulunan bir melektir.
Her bir yüzünde yetmiş bin dili, her bir dilinde de yetmiş bin lügat vardır.
Bütün bu lügatlarla Allah'ı tesbih eder. Onun getirdiği her bir tesbihten Yüce
Allah, kıyamet gününe kadar meleklerle birlikte uçacak bir melek yaratır. Bunu,
et- Taberi nakletmiştir. İbn Atiyye de şöyle demektedir: Ben, Ali (r.a) dan, bu
rivayetin sahih olarak gelmiş olduğunu zannetmiyorum.
Derim ki: Beyhaki,
senedini kaydederek şöyle demektedir: Bize, Ebu Zekeriya haber verdi. O, Ebu
İshak'dan: Bize, Ebu'l-Hasen et-Taraifi haber verdi. Bize, Osman b. Said
anlattı, bize Abdullah b. Salih anlattı. O, Muaviye b. Salih'den, o, Ali b. Ebi
Talha'dan, o, İbn Abbas'dan, Yüce Allah'ın: "Bir de sana ruhu soruyorlar"
buyruğu hakkında, ruh bir melektir, demiştir. Yine aynı senedi ile Muaviye b.
Salih'den: Bana, Ebu Hiran, Yezid b. Semure, kendisine Ali b. Ebi Talib'den
nakleden birisinden anlattığına göre Ali b. Ebi Talib, Yüce Allah'ın: "Bir
de sana ruhu soruyorlar" buyruğu hakkında şöyle demiştir: Bu, meleklerden
bir melektir. Onun yetmiş bin tane yüzü vardır... diyerek hadisi aynı lafız ve
mana ile nakletmektedir.
Ata İbn Abbas'dan şöyle
dediğini nakleder: Ruh, onbir bin kanadı ve bin tane yüzü olan, kıyamet gününe
kadar Allah'ı tesbih edecek olan bir melektir. Bunu da en-Nehhas
nakletmektedir.
Yine İbn Abbas'dan şöyle
dediği nakledilmiştir: Ruh, Allah'ın ordularından bir ordudur. Bu askerlerin
elleri ve ayakları vardır, yemek de yerler. Bunu da el-Gaznevi nakletmektedir.
el-Hattabi dedi ki: Kimi
ilim adamı şöyle demiştir: Ruh, meleklerden bir melektir. Ve hılkat itibariyle
oldukça büyük ve üstün sıfatları vardır.
Tevil bilginlerinin
çoğunluğunun kanaatine göre ise, Hz. Peygambere soru soranlar, bedenin
kendisiyle hayat bulduğu ruh hakkında sormuşlardır. Aralarından, nazar ehli
kimseler de şöyle demişlerdir: Onlar aslında, ruhun keyfiyeti, insanın bedeni
içerisindeki vaziyeti, ruhun cisim ile uyuşması, hayatın onunla ilişkili olması
hakkında soru sordular. Bu ise, Allah'dan başka hiç bir kimsenin bilemeyeceği
bir husustur.
Ebu Salih de şöyle
demiştir: Ruh, Ademoğullarının hılkati gibi bir yaratıktır. Ama bunlar,
Ademoğulları değildir. Elleri ve ayakları vardır.
Sahih olan ise, Yüce
Allah'ın: "De ki: Ruh, Rabbimin emrindedir" buyruğu dolayısıyla bu
hususun müphem bırakılması gerektiğidir. Yani ruh, Yüce Allah'ın işlerinden çok
büyük bir iştir. Allah onu müphem bırakmış ve onunla ilgili tafsilatı
vermemiştir. Böylelikle, kesin olarak insan var olduğunu bilmekle birlikte, bizzat
kendi nefsinin hakikatinden hareketle kat'i olarak aciz olduğunu bilsin diye.
İnsan, bizzat kendisini bilmek noktasında böyle olduğuna göre, hakkın
hakikatini idrak etmekten yana aciz olması öncelikle sözkonusudur. Bunun
hikmeti ise aklın, kendisinin yanıbaşında bulunan yaratığı bilip idrak etmekten
yana aciz oluşunun, yaratıcısını idrak etmekten daha bir aciz olduğuna delil
olduğunun ortaya çıkmasıdır.
"Size bilgiden
ancak pek az bir şey verilmiştir." Bu buyrukla kime hitap edildiği
konusunda farklı görüşler vardır. Bir kesim, buna muhatap olanların yalnızca
soru soranlar olduğunu söylemişlerdir. Bir başka kesim ise, bütünüyle yahudiler
kastedilmiştir, demektedir. İşte, İbn Mes'ud'un kıraati olan; "onlara ...
verilmiştir" okuyuşu buna göredir ve o bu kıraati Peygamber (s.a.v.)'dan
rivayet etmiştir.
Bir diğer kesim de şöyle
demektedir: Maksat, bütün yaratıklardır. Sahih olan da budur. Cumhurun kıraati
olan: "Size ... verilmiştir" kıraati de buna göredir.
Yahudiler, Peygamber
(s.a.v.)'a: Hikmetin ta kendisi olan Tevrat bize verildiğine ve kendisine
hikmet verilene büyük bir hayır verilmiş olduğuna göre, nasıl olur da bize
ilimden pek az bir şey verilmiş olabilir diye sorunca, Resulullah (s.a.v.) da
Yüce Allah'ın ilmiyle onlara cevap vermiş ve böylelikle susturulmuş oldular.
Resulullah (s.a.v.) bazı
hadislerinde: "Bütünüyle, herkes" ifadesini de açıkça zikretmiştir.
Bu da "size verilen bilgi" ile, bütün alemin kastedildiğini ifade
eder. Çünkü yahudiler: Sen bizi mi kastettin, yoksa kendi kavmini mi kastettin
diye sormuşlar, o da: "Herkesi" diye buyurmuştur. İşte bu anlamda
olmak üzere: "Eğer yerde olan bütün ağaçlar kalem olsa ... "(Lukman,
27) ayeti nazil olmuştur. Bunu da Taberi -Allah'ın rahmeti üzerine olsun-
nakletmektedir.
Şöyle de denilmiştir:
Ruha dair soru soranlar Kureyşlilerdir. Yahudiler onlara: Siz ona, Ashab-ı
Kehf, Zülkarneyn ve Ruh'a dair soru sorunuz. Şayet bunların ikisi hakkında size
haber verir ve birisine dair açıklamada bulunmazsa o bir peygamberdir. Bunun
üzerine Hz. Peygamber onlara, -ileride geleceği üzere- Ashab-ı Kehf'i ve
Zülkarneyn'in haberini bildirdi Ruh hakkında da: "De ki: Ruh,
Rabbiminemrindendir." Yani, Allah'dan başka hiç bir kimsenin bilmediği
emirlerden (işlerden)dir diye buyurdu. Bunu da el-Mehdevi ve başka müfessirler,
İbn Abbas'dan nakletmişlerdir.